Floransa

Benim için seyahat blogu yazmanın vakti çoktan gelmiş geçiyordu da ben çok kulak asmıyordum bu duruma. Ne zaman ki bir zaruret hali mevzu bahis oldu o zaman yazmaya başladım. Blogtan önce yaptığım; muhafazakar bir tutum içinde defterime el yazısı ile eski usul yazılar yazmak idi. Blog yeni bir başlangıç olsun inşallah. Hadi bakalım. Umarım herkese faydalı olur..

Beni blog yazmaya sevk eden olayı aşağıda anlatacağım. Zira onun sayesinde gezi deneyimlerimi internet üzerinden paylaşmaya başlıyorum, bu önemli olmalı değil mi? 

Her ne kadar öncesinde de fazlasıyla seyahat etmiş olsam da gerçek anlamda seyahat etme hastalığına 2013 yılında gerçekleştirdiğimiz ilk yurt dışı seyahatinde kapıldım. Bunda bugün bu yazının da konusu olan, aşık olduğum İtalya’nın parmağı var. Alışagelmişin dışında bir yöntem ile İtalya’ya gidişimiz (Türkiye’den otobüsle çıkıp taa İtalya’ya kadar otobüsle gittik :), yolculuğumuz, İtalya’nın kendisi hepsi harikaydı.

Benim için seyahat tutkusu böyle başladı.

Bugün baktığımda en son yurt dışı gezimizi yine İtalya’ya yaptığımızı görüyorum. Demek ki bu İtalya’da bir keramet var 🙂 

29 Mayıs’ı 30 Mayıs’a bağlayan gece 4 kişi (eşim Taner, ben, arkadaşlarımız Neşe ve Sinem) çıktık yola. Uçuşumuz Atlas Jet ile Sabiha Gökçen’den Bolonya’yaydı. Yanımızda bagaj olarak sadece sırt çantalarımız vardı ve seyahatimiz 4 günlüktü.

30 Mayıs’ta İtalya’nın Bolonya’sındaydık.

Sabaha karşı Bolonya’da olduk, Toskana bölgesi ağırlıklı İtalya gezimizde araç kiraladık. Araç kirasını henüz oraya gitmeden Avis’in kendi sitesinden yaptık.

Havalimanına vardığımızda Avis’in henüz açılmadığını gördük, bekledik bir süre. Açılır açılmaz koştuk, işlemleri tamamladık (aracımıza tam sigorta yaptırdık, oh rahatız parayı da verdik hafifledik). 

Her ne kadar Bolonya’ya da insek, en son burayı gezmek istedik. Bu yüzden ilk gün İtalya’nın paralı yollarından (bu arada yol ücretleri km hesabına göre yapılıyor) Floransa’ya geçtik.

Öğlen saatlerinde Floransa’daydık. Bu Floransa’ya ikinci gelişimiz, bu şehre bayılıyoruz, harika bir şehir. Bu arada Floransa’da hava biraz kapalıydı, yani Floransa bizi bizim onu özlediğimiz kadar özlememişti 🙂

Aracımızı Floransa’nın en güzel manzarasının gözlendiği, turistlerin odak noktası Michelangelo Meydanı’na park ettik. Burası büyük bir meydan, hediyelik eşyaların satıldığı, dondurmacıların yer aldığı, şenlikli, güzel bir alan, aynı zamanda geniş, ücretsiz bir otopark.

Aracımızı bu otoparka bırakıp şehri gezmeyi planladık. Biz aracımızı park ederken İtalya’nın değnekçisi diyebileceğimiz bir vatandaş da bize yardımcı oldu, aman aracımıza bir şey yapmasın düşüncesiyle eline 2 euro tutuşturduk. Henüz o zaman başımıza geleceklerden habersizdik. 

Bu da biz (Taner ve ben) Michelangelo Meydanı’ndan Floransa manzarası

Meydandaki dev Davut heykeli;

Michelangelo Meydanı-Davut Heykeli

Michelangelo Meydanı, yukarıda resmi olan bu Davut Heykeli ile tanınıyor. Normal boyutlarından çok daha büyük çakma bir Davut Heykelini de buraya yerleştirmişler ki Floransa’ya gelenler Davut’u unutmasınlar. Gerçi düşünüyorum da Davut’u unutmak ne mümkün 🙂 

Meydanda biraz fotoğraf çektikten sonra amacımız şehrin güzel sokaklarında kaybolmak olduğundan hemen şehre inmek istedik.

Meydandan aşağı doğru yürüdük, güzel bir köprü geçtik (Floransa’nın meşhur köprüsü değil burası) Floransa’daki ilk durağımız Santa Croce Bazilikasına geldik.

Bazilikanın bulunduğu güzel, geniş Santa Croce meydanında gezdik, fotoğraflar çektik. 

Santa Croce Bazilikası
Santa Croce Meydanı
 
Buradan da İtalya’nın neredeyse tüm şehirlerinde görebileceğiniz Pinokyo dükkanlarından Floransa’da yer alan dükkanı ziyaret etmeye gittik.
 
Pinokyo’nun yazarı Carlo Lorenzini Floransa’da yaşamış, bu yüzden İtalya’nın diğer şehirlerine göre Floransa bu konuda biraz daha özel bir konumda sanırım.
 
Taner, Pinokyo ile hatıra fotoğrafı çektirmeden edemedi elbette. Zira Taner’in Pinokyo ile ilk  tanışması değildi bu, bir önceki Floransa ziyaretinde de Pinokyo ile samimi pozlar vermişti 🙂
 
Taner kafalı Pinokyo

Sonra daldık Floransa’nın caddelerine, sokaklarına, bol bol fotoğraflarını çektik. Buyrun size de bir parçasını gösterelim; 

Floransa’nın meşhur Senyörler Meydanı’na geldik, burası adeta bir açık hava müzesi.

Birçok heykele ev sahipliği yapıyor meydan, işte bunlardan bazıları;

                                                                   Herkül ve Cacus Heykeli (Bandinelli)

 
The Rape of Sabine Women 
(Sabine kadınlarının Romalı erkekler tarafından kaçırılmasını simgeler) 
The Rape of Sabine Women (detaylar inanılmaz)
Perseus ve Medusa Heykeli
Sabine Kadını Heykeli
Roman Matron Heykeli
Menelaus Patroclus Heykeli
Thusnelda Heykeli

Herkül ve Centaur Nessus Heykeli

 Polyxena’nın kaçırılması Heykeli

 Polyxena’nın kaçırılması Heykeli
ve işte Davut Heykeli (Michelangelo)

Bu heykel 15.yy’da Donatello tarafından yapılmış.

Heykelin hikayesi ise çok ilginç, şu şekilde; genç, zengin bir dul olan Judith, Asur kumandanı Holofernes tarafından yaşadığı şehir olan Bethulia’nın kuşatılması üzerine, Holofernes’i görmeye gider ve şehirle birlikte yok olmak istemediğini söyler, Holofernes ise Judith’e tabi ki aşık olmuştur, Judith’i bir davete çağırır. Davet esnasında Holofernes’in sarhoş olmasından faydalanan Judith, saçlarından yakalayıp Holofernes’in kafasını bedeninden ayırır, böylece şehri kurtarmış olur, Donatello’nun eseri de hikayeyi ölümsüz bir şekilde taşlaştırmıştır.

Bir detay daha; bu meydanda yer alan binalardan birinin balkonu aynı zamanda Hannibal Lecter tarafından da kullanılmış, 2001 yılı yapımı Hannibal filminin bir sahnesinde Hannibal’in balkondan aşağıda attığı bir abimiz burada sallanıyordu, bilenler bilir. 

Judith ve Holofernes Heykeli ve hemen üstündeki Hanibal filmindeki balkon

                                                                              Neptün Çeşmesi

Bu da şehrin hakimi Medici ailesinin bir ferdi
Senyörler Meydanı
Senyörler Meydanı
 
 
Cennetin Kapısı (kırmızı şapka hariç 🙂
Duomo Katedrali
Duomo Katedrali ve Vaftizhane

Floransa’da çok meşhur bir köprü var, Ponte Vecchio, şehirden geçen Arno nehri üzerinde. Türkçe anlamı Eski Köprü. Bu köprü 2. dünya savaşında Almanlar tarafından bombalanmaya kıyılamamış bir köprü aynı zamanda, o denli güzel yani.

Size göstermek için internetten arakladım, affola (Ponte Vecchio)

Bence Floransa’da gezilmesi gereken en güzel yerlerden biri de Pitti Sarayı’nın arkasındaki Boboli Bahçeleri, büyük bir yer, insan gezerken burada oldukça uzun vakit harcayabilir. Biz şehrin sokaklarında gezdikten sonra Boboli Bahçeleri’ne geldik.

Pitti Sarayı’nın hemen önündeki alan ise vakit geçirmek için harika bir yer. Biz burada keyifle oturduk, etrafı izledik. Size de burada vakit geçirmenizi tavsiye ederim. Mesela dilim pizza yemek isterseniz ki İtalya’nın genelinde çok yaygın, pizzalarınızı alıp bu meydanda yiyebilirsiniz. Ardından da bahçeleri gezmeye başlarsınız. 

Bu arada Boboli Bahçeleri’ne giriş ücreti 8 euro kadardı diye hatırlıyorum, aldığımız bilet birkaç bahçede de geçerliydi. 

Pitti Sarayı

Ayrıca bahçelerin içinde değişik müzeler vardı, bunlardan biri de kıyafet müzesiydi, aşağıda müzeden de fotoğraflar göreceksiniz.

Boboli Bahçeleri
Boboli Bahçeleri
Boboli Bahçelerinden Floransa’ya bakış
Boboli Bahçeleri
Boboli Bahçeleri (Seramik Müzesinin Önü)
Boboli Bahçeleri Sanat Eserleri

Kıyafet müzesinin girişi;

Kıyafet Müzesinin Girişi
Kıyafet Müzesi
Kıyafet Müzesi

Boboli Bahçeleri oldukça büyük, ancak uzun uzun gezerek burayı bitirebilirsiniz, bizim çok da vaktimiz yoktu tam olarak bitirdiğimiz söylenemez..Ayrıca satın almış olduğunuz bilet şehrin başka yerlerindeki bahçelerde de geçerli, o bahçelere de aynı biletle giriş yapabilirsiniz.

Eveeeet gelelim son fotoğrafa, bu fotoğraf için Floransa gününün son neşe içinde çekilen fotoğrafı diyebiliriz aynı zamanda. Şöyle ki; bilmem kaç merdiven çıkmış ve arabamızın olduğu Michelangelo Meydanı’na geri gelmiş insanlar olarak, meydanda gördüğümüz ferrariyi çekmeden edemedik. Nefes nefese vaziyette bu fotoğrafı çektik bir kaç metre ötedeki arabamıza geçtik.

 

Arabamıza bindik, sırt çantalarımız arabanın bagajındaydı, Sinem arabanın bagajından çantasını almak için bindiği arabadan geri indi, çantasını aldı ve bindi. Ve dedi ki; “Siz çantalarınızı arabanın bagajına koymadınız mı?”, biz şaka yapıyor zannederken anladık ki arabanın bagajında bulunan toplam 4 sırt çantasından 3’ü çalınmıştı. Hırsız, sadece Sinem’in çantasını almamıştı. Sinemin çantası da içinde pasaport olan tek çantaydı! Yani hırsız 4 çantadan tek pasaportlu çantayı bırakıp diğer 3’ünü çalmıştı. Tabi başımızdan aşağı kaynar sular döküldü, hırsızı andık, andık, andık. Çantalarda hırsızın işine yarayacak hiçbir şey de yoktu. Seyahatimizin başında tüm kıyafetlerimiz gitmişti.  Ayrıca Paris’ten aldığım deri kaplı güzel mi güzel seyahat defterim de sırt çantamın içindeydi ve o da gitti. Bu şekilde seyahatlerimizi çalınmayacak bir yere kaydetmeye karar verdim, işte bu yaşadığımız durum sebebiyle blog yazmaya başladım.

Hikayenin sonuna gelecek olursak; çantaların çalındığını fark ettikten sonra etrafa bakınmaya belki atmıştır bir köşeye diye fellik fellik çantaları aramaya başladık. Etraftaki esnafa sorduk, bir tanesi sağolsun bize çok yardımcı oldu, polis çağırdı. Polis geldi, ingilizce bilmeyen polis ile aramızda resmen köprü oluşturdu o esnaf, nerden baksanız 1-1,5 saat uğraştı bizimle, sevimli de bir insandı. Polis, arabamızın tam karşısında kamera olmasına rağmen hırsızı bulamadı, tutanak için polis merkezine gelmemiz gerektiğini söyledi, merkezin adresini verdi, ardından oraya geçtik. Orada gerekli formu doldurduk, polis de onayladıı. Bu arada polis arabamızda detaylı inceleme yaptığında hırsızın ön kapıdan girdiğini tespit etti. Fakat dediğim gibi çalınan çantalarımız, arabanın tam karşısında kamera olmasına rağmen bulunamadı, tabi hırsız da. Bu durum nedense bana hiç yabancı gelmedi. Olan bizim kıyafetlere oldu, bundan sonra gezimiz boyunca hep aynı kıyafetleri giymek zorunda kaldık 🙂

Sonuç olarak şunu unutmayın, İtalya’da hırsızlık başınıza gelebilecek bir hadise, dikkatli olmanız gerekiyor.

Facebooktwitter

Bir Cevap Yazın