Fransa; St. Tropez

En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; o öve öve bitiremedikleri, sosyetenin uğrak yeri, lüksün ağa babasının olduğu St. Tropez’in limanına yanaşan lüks yatları dışında hiçbir numarası yok kardeş. 

Fakat tabi ki buna karar vermeden önce bir de kendiniz burayı görün.  

Bir yaz günü öğlenden sonra 3 gibi St. Tropez’e varıyoruz. 

Daha önce yaptığım araştırmalarda buranın şişirilmiş bir egosu olduğunu çoktan öğrenmiş bulunuyorum. Öncelikle size şehrin konumundan ve geçmişinden bahsetmek istiyorum.  

St. Tropez, güney Fransa’da yer alıyor, az doğu tarafında, yine Cote d’Azur bölgesinde. Marsilya’ya yakın ancak tabi Cannes-Nice şeridine daha yakın, paçalarından zenginlik, ihtişam akan Fransız Rivierası’nın en öndeki temsilcilerinden. Yazlıklarıyla, mekanlarıyla, marinasındaki yatlarıyla tam bir zengin çocuğu St. Tropez.  

Tabi bu günlere çabuk gelmemiş, çok kolay zengin çocuğu olmamış St. Tropez, 1950’lerde ünlü oyuncu Brigitte Bardot sayesinde meşhur olmuş bu şehir.  

“Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi burada çekilmiş, sonra da şehir almış yürümüş zaten.  

Şehirde ileride derecede lüks, şatafat, şan şöhret, yat, kat, eğlence söz konusu. Henüz daha şehre adımımızı atmıştık ki ne olduğunu anlayamadığımız aşağıdaki arabayı gördük, bu ilginç araba ile şehir daha henüz girişte bize güzel, zengin bir merhaba dedi bile. 

Daha önce görmediğimiz, ilginç bir araba
 

Şehrin girişinde trafik vardı, biraz adım adım girdik, liman bölgesine yakın bir kesimde yer bulup arabamızı park ettik. Park ücreti Fransa’nın diğer kesimlerinden farklı değildi, yine 1-1,5 saatliğine 2-3 euro gibi bir ücret ödedik.  

Park ücreti yine otomatlaraaa kardeş
 

Aracımızdan inip şehrin iç kesimlerine, limana doğru yürümeye başladık, asıl hayat oradaydı. Limanda envai çeşit yat vardı, zenginliğin sınırının olmadığını orada kendi gözlerimizle gördük. 

Yatlardan biri
 
Bu da bir başkası, abimin jet-ski’si de var
Hayat çok mu güzel abiyyyy diye sormak istiyorum kendilerine 🙂
Şuna bakın hele 
İşte bir başka yat daha
İşte bu yat marinadaki en ilginç, en güzel yattı

Marina’yı bir kenara bırakıp da marinanın hemen solunda yer alan bitişik nizam evlerine gelecek olursak, işte burada cafe-restaurantlar, hediyelik eşya satan dükkanlar vardı. 

Size tavsiyem buralardan değil limanın az ilerisinde yolun bitimindeki dükkanlardan alışveriş etmeniz, onlar daha uygun oluyor.
 
Sahil şeridi
                                                      Şehirde böyle güzel heykeller de vardı
 
Çok anlam veremediğim böyle bir heykeli de vardı, hemen yanında da ihtiyaç sahipleri için Turist Info’su mevcut
 

Liman boyunca deniz kenarından yürüdüğünüzde yatların bittiği yerde seyyar ressamlar karşınıza çıkıyor.  

Birkaç ressam yan yana tezgah açmış, yağlı boya veya poster şeklinde St. Tropez ve civarının resimlerini satıyor, işte bunlardan bir kaçı; 

Gerçekten yetenekli ellerden çıkmış resimler
Güzelim tablolar
 
Onca yat kat gördük, son model arabalar gördük, bence hiçbirinin sahibi şu ressam kadın kadar şanslı değildi

İstedik ki bu resimlerden kendimize de bir hatıra alalım, evimizin duvarına St. Tropez manzarası yerleştirelim.  

Gözümüze kestirdiğimiz tezgaha gidiyoruz bu vesileyle Alev’le birlikte
 

Tezgahtaki resimlerden gördüğünüz manzara St. Tropez’in en meşhur manzarası; bu ressamların bulunduğu yerden karşı kıyının görüntüsü bu, değişik renk tonlarıyla da bu manzaraya farklı havalar katmışlar, biz şu sol üstte gördüğünüz sarı olan resmin beyaz ahşap çerçevesiyle beraber 30X20 cm olan poster versiyonunu (yağlı boya değil) 15 euroya aldık. Sanırım 20 eurodan kapı açmıştı ressam satıcı, biraz pazarlıkla 15’e indi. 

İşte St. Tropez’in meşhur manzarası da aşağıda; 

St. Tropez
 
Tam ressamların orada lüks bir de cafe vardı, gündüz vakti ablanın biri canlı canlı şarkı söylüyordu, şarkısı da haliyle money temalıydı 🙂 
L’Opera (gündüz saatlerinde güzel canlı müziğiyle)
Overdose Luxury 🙂

L’Opera’yı ve ressamları geçtikten sonra dümdüz devam ettiğinizde yolun bitiminde sizi bir carousel karşılayacak, burada yol sizi mecburi sola döndürecek, sola dönüşten sonra işte hediyelik eşyalarınızı satın alabileceğiniz dükkanlarla karşılaşacaksınız, ayrıca burada fast food restaurantları veya oturup da yemek yiyebileceğiniz restaurantlar mevcut, bunların fiyatları overdose luxury’e göre daha uygun olmalı 🙂 

Mesela şişesine hasta olduğum 10 euroya rose şarap satılıyordu bu bahsettiğim hediyelik eşya satan dükkanlardan birinde
Aynı şekilde butikler ve fast food restaurantları da vardı
 
Fiyatlar konusunda fikir oluşturması için bir restaurantın menüsünü de sizinle paylaşıyorum

Sahil şeridinin dışında şehrin iç kesimlerinde kebaptan pizzaya size birçok seçenek sunan farklı büfelerle de karşılaşacaksınız, işte aşağıda birkaçı; 

Kebabın hası burada 🙂
Menüsü de sağda 🙂
 
Bir diğer seçenek Panini ve Pizza
 
Yani ben bu büfeleri görünce şunu anlıyorum şehir ne kadar zenginlik üzerine kurulu olursa olsun gelir kaynağı turizm olduğunda tüm kesimlere hitap etmek zorunda. Lüks restaurantlar açmak yeterli olmuyor, bu yüzden de her keseye uygun yemek seçeneklerini barındırıyor içinde, barındırmalı da zaten. Dolayısıyla anlaşıldığı üzere isteyen herkes yemeğe daha az para ödeyebilir, parasını daha çok gezip görmeye harcayabilir, bu tamamen tercih meselesidir, isteyen az parayla da çok gezebilir. 

St. Tropez’de yiyebileceğiniz yemekler konusunda size tadımlık fikirler veremeyeceğim, ancak gördüklerimi size gösterebiliyorum, bunun dışında bu gösterdiğim yerlerde yemek yemedim, tatları nasıldır bilemem, artık siz gider de yerseniz benimle fikrinizi paylaşırsınız. 

Yemek faslı buraya kadar.. 

Sahil şeridini ardınızda bırakarak daha iç kesimlere gittiğinizde Fransa’nın çoğu şehrinde gördüğünüz dar sokakları St. Tropez’de de göreceksiniz, genellikle butiklerin ve dünyaca ünlü markaların dükkanlarıyla dolu olan sokakları gezmek bence sahil şeridinde gezmekten daha keyifli, size de tavsiye ederim. 

Buraları geçerek dar sokaklara giriyorsunuz
 
Dar sokaklarının küçük bir parçası
 
Şimdi gelelim bence St. Tropez’in en güzel, en tatlı anına 🙂 Fransa’da yediğim en güzel tatlılardan biri St. Tropez’in tatlısıydı, bu kremalı bir tarttı, “La Tarte Tropezienne” isimli pastanede satılıyordu. 
İşte “La Tarte Tropezienne” pastanesi, tartlar burada , içerisi oldukça kalabalık
İşte şu gördüğünüz alman pastası benzeri tartlar bahsettiklerim, mutlaka tadına bakmalısınız, biz çilekli olanı denedik, bayıldık, sadesi de vardı, fiyatı da pahalı değildi, biz orta boy bütün tarta 10 euro kadar ödedik diye hatırlıyorum, 5 kişi için yeterli geldi, ancak fazla fazla değildi, fazla fazla olsun derseniz bir tane daha minikten alabilirsiniz mesela.

Efendim işte böylee; bizim için St. Tropez gezisi kısa ve öz oldu, zaten burası oldukça küçük bir yer bir çırpıda gezebilirsiniz. Açıkçası öve öve bitiremedikleri, jet sosyetenin uğrak yeri St. Tropez’i tee oralara gitmişken görün derim, ancak sadece St. Tropez için gitmek buralara gelmek bence hayal kırıklığına yol açacaktır.

Neyse netice itibariyle St. Tropez’i çok beğenmedik ama hemen yakınındaki Grimaud’u çok beğendiğimizi paylaşmadan edemeyeceğim, zira bir sonraki yazımda da Grimaud’un güzelliklerini sizinle paylaşacağım. Grimaud yazımı kesinlikle bekleyin ve görün derim 🙂

Facebooktwitter

Bir Cevap Yazın